Emirim 3 yaşında…
Diyosunun ilk aşkı Emir 3 yaşını bitirdi bile. Büyüdü de anaokuluna gitmeye başladı abisi ablası. Diyosu ona uçurtma aldı uçurtma uçurucak en yakın zamanda :)
Bir rüya gerçek oluyor…
İngilizce Tanrı’nın doğum günü’ne resmî olarak start verildi. Onlarca gönüllü çevirmenimiz harıl harıl çalışıyor. [Başvuruda bulunduğu halde ben neden başlayamadım diyenlerimiz varsa, başvurdukları mail adresini kontrol etmeliler). Kendi başıma bitirseydim bunun vereceği zevk sınırlı olurdu. Şu anda böyle tarihi bir projeyi hep birlikte başarıyor olmak tüyler ürpertici. Heyecanlı Müslümanlar her yerde… Duyuru mekanizmalarını çalıştırmadık. Çevirmenlerimizle doğal akışın içinde buluşalım istedik. Geçmişte yüzlerce gönüllü başvuru olmuştu. Şu anda gündemleri bambaşka yerde olabilir ve bu nedenle gündemlerini bölmek istemedik. Doğal akış altında buluşmak gibisi yok. Süreci çok daha hızlandırabileceğine karşın, tercümeler konusunda kişilerin başka çevirmenlerden yardım ve destek almalarına izin vermedik. Bu kitabın sayfalarına her kim dokunacaksa, onu tanımak, bilmek istedik. Ve çevirecek olan her kim ise burada bizimle aynı sanal çemberin içinde olsun istedik. Şunu söylemeden edemeyeceğim. Ben profesyonel çevirmen değilim, İngilizce düzeyim de çok çok ileri derece değil fakat frekansın bana fısıldayacağına inanıyorum diyen dostlarımızı asla geri çevirmedik. Metinler elbette ki daha çok evrilecek, birçok elden geçerek. Şu anki metinlere bakıyorum da ‘O’ frekans kulaklara çoktan dolmuş bile. Kitap, titreşimlerini muhafaza ediyor ki, bu muhteşem bir haber. Ve şu an Bu hızda gidersek, 2 ayda bitecek gibi görünüyor…
Dünya arenasına çıkma kararımız 5 yıldır doğru anı beklediğimiz bir karardı. Bu kararı Kurantum Kuran-ı Devrim’in çıkmasından sonra almamız da elbette ki tesadüf değildi. Kitabımızı dünya insanlarına armağan ettiğimizde karşılaşacağımız soruların tatmin edici cevaplarının elde hazır olması gerekliydi, hep bunu düşündüm. Hani 1 milyon insan kabusum vardır ya benim meşhur. Bir sabah bir kalkıyorum ki o gece bir milyon insan Levh-i Mahfuz okumuş ve her biri kişi başına birer soru sormuş.
‘Cevaplanmayı bekleyen 1 milyon mesajınız var.’
Levh-i Mahfuz YÜZ milyonlarca insana ulaşacak. O bir milyonlardan bir tanesi bile ne büyüktür. Milyon dediğimiz kağıtta durduğu gibi durmuyor.
İşte Levh-i Mahfuz’un hem hazırlayıcısı hem de tamamlayıcı kitabı olan Kurantum, bize bu imkânı verdi. Kurantum, Levh-i Mahfuz’un emrinde. Kurantum, Levh-i Mahfuz’un yol açıcısı, soru işareti gidericisi. Kurantum, Levh-i Mahfuz teorisinin somut uygulaması. Levh-i Mahfuz’un neden olduğu dünyada, Kurantum insanca bir sonuç. Ne de güzel bir sonuç. Önünde, arkasında, yanında, sağında, solunda Kurantum gibi bir kitap olunca Levh-i Mahfuz’u taşıyabilmek çok daha kolay. Yazan için de okuyan için de.
Benim gibi sabırsız birinin, İngilizce’ye çevrilmiş bir dünya kitabı için 5 yıl sabredebilmiş olması, kişisel tarihim açısından büyük mucize. Aktif sabır üstelik. Bu noktaya gelene kadar ne projeleri hayata geçirdik ve artık işte bu zaman o zamanlardan sonra geldi. Şu kitabın hologramik efektli İngilizce adını 5 senedir içimde tutuyorum ya. Biraz daha bekleseydik saçlarım bembeyaz olacaktı bu kesin :) Neyse. Az kaldı.
Tanrı’nın doğum günü 5. yaşına nice güzelliklerle birlikte giriyor. En büyük güzellik de sizlersiniz.

Prf: Duş Yaparken Nehirleri Kurutmama Pratik Fikri…
Benim için bir yemeğin en güzel yeri, kalan yeridir. Bir sebze familyasının bir mevsim süren varoluş macerasının çöpte bitecek olması benim için olabilecek en ekşi tattır. O domates, o biber, o patlıcan nerelerden geçti ne fırtınalar, ne yağmurlar ne kuraklar gördü ve benim önüme geldi. Buradan sonra benim şımarıklığım ya da organizasyonsuzluğum nedeniye çöpe mi gidecekler? Olmadı bu…
Hele hele etin boşu boşuna hayvanın canından ayrılmış olması… Benim midem bunu hazmedemiyor işte. Bunu bulamayan da var edebiyatını da hiç sevmem. Mutluluğumuzu ya imkânlarımızı başkalarını cetvelleyerek ölçümleyemeyiz. Bunları herkes bulabiliyor olsa ne değişecek? O zaman tavukları, yumurtaları, patlıcanları, domatesleri dilediğin gibi çöpe atabilecek misin?
Bir gıda maddeciği yere düştü diyelim. Hani böyle bir fabrikanın kimyasal atık havuzuna falan düşmediği müddetçe problem değildir. Üfler yerim. Benim için gerçek afiyet budur. Bizim dolapta kalan ne varsa benim hisseme onlar düşer :) E şimdi biri bebe diğeri onu emziren ve midesi hassas bir anne. Tabi ki bana düşer. Mide gerilla midesi zaten. Süpürge yese elektrik enerjisi üretmeyi başarır.
Güzel yemeklerden alınacak lezzetin yemeğin baharatında, tavuğun poposunun sol kıvrımının iç büklümünün kaç santigrat derecede piştiğinde falan gizli olduğuna inanmıyorum. Yemeklerin hikayeleri de güzeldir. Hele sen verimsiz bir hikayeyi verimliye çevirirsen yediğin o tencere kalanı yemek hiç ummadığın bir şekilde ruhunu da besler. Ben 5 yıldızlı en kalite restaurantlarda yemek yediği halde, ruhunu taç krakerlerle besleyen ne ruhsallar bilirim. Ne elbiseler gördüm içinde insanlar yoktular’a gelir iş.
Asıl söylemek istediklerim duş alma, diğer oricinal bir deyişle Duşsallaşma üzerine. Ruhumun bir duşun altına yarım saat girip, galonlarca temiz suyu lağım suyuna topraklamaya müsade etmediğini farkettim. Her gün duş alan birine bu kadar saatlerle tazyikli su tutturmayı gerektirecek ne olabilir? Hayırdır güzel kardeşim madenden mi gelmektesin?
İnsan cildi dediğimiz, kendi kendini yağlayan mucize örtü, peygamberimiz Hazreti Muhammed’in de gösterdiği gibi değil tazyikli su, toprakla dahi temizlenebilecek bir yüzeydir. Bunun bir zevk veya ihtiyaç olduğu durumlar gene olabilir, ona birşey diyemem. Fakat genel olarak su ile aradaki ilişki ‘sebil’ paradigmasında olmamalı. Su sebil değil su limit artık.
Cami şadırvanlarında şakır şakır akıtılan suların altında ‘abdest’ alan Müslüman kardeş. 2 birim ayağına 8 birim su giderine. 3 birim dirseğine 7 birim gider borusuna. Bu abdest temizler mi yoksa KİRLETİR Mİ? Burası ibadet merkezi mi yoksa günah meclisi mi?
Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in ‘Su yoksa toprakla teyemmüm edebilirsiniz’ tümcesi, ‘Su kaynaklarınızın sınırlı olduğu bir çağda yaşıyor iseniz, şadırvanlarda şakır şakır sular akıtacağınıza kendinizi topraklamaya ne dersiniz?’ olarak neden yorumlanmaz? Bunun için bir devrim Kur-an’ına da hiç ihtiyaç yoktur.
Evlerde israfı bir yere kadar anlayabiliriz de, topluma yol göstermesi gerekli camilere gelen su faturası acaba kaç tonluk bir tüketimi içerir ve o caminin içerdiği öğretiyle ilgili bize nasıl haberler vermektedir?
Sadece garibim arabaların, camına ‘beni yıka’ yazılmış arabaların yıkanması mıdır israf? ‘Bu suyla araba yıkanmaz.’ Tamam öyle olsun. Araba yıkamak derken. Suyla basınçlı havaya harmanlayarak araba yıkatan sistemlerin mantık olarak hayranıyım. Azıcık su. Ama bolca hava. Tazyikli sudan da daha iyi temizler. Acaba bu sistem evlere neden uyarlanmaz? Mucitlerimiz nerededir?
Salonda teknoloji çağı. Banyoya geçince Milattan Önce 300′ler düzeni. Bizim banyoların Roma banyolarından tek farkı sıvı sabundur herhalde. Gerçi o zamanlar sabunu katılaştırmayı bilemedikleri için sabun kendinden sıvı birşey de olabilir ya neyse.
Evlerimizdeki düzenlerimiz yenilikçi düşünceye aç, balta girmemiş orman hükmümde. Devrim Kur-an’ı hayatıma girdiğinden beri hayatımın her karesini sorguluyorum ve ne güzel ki elime hep güzel güzel buluşlar geçiyor.
Farkındalık anlamındaki son keşfim şu oldu. Hani Türk’ün aklı banyoda yerine gelir misali. İki tane mantıksal gerçeklik gördüm küvetin içinde.
1- Duş sıcak alınan birşeydir.
2- Su, sıcaklığını muhafaza edemeyen birşeydir.
Bu ikisinin birleşiminden epey bir boşa akılmış banyo başlangıç suyu çıkıyor. İşte bu durumda, her duşta boru tertibatlarında kalan soğuk ama TERTEMİZ SUYU boşa akıttığımız bir süre var. İşte o su boşa akmasın dedim kendi kendime. Çiçeklerini sulayacağın su neden o su olmasın? İlham kaynağım çiçeklerini ıspanaklarını yıkadığı suyla sulayan ananemdir tabi ki. Tamam herkes ananemin kankisi Kadriye teyze kadar titiz olmasın, tatile giderken evdeki saatlerin pillerini sökmesin yerinden. Dönünce saati tekrar ayarlayıp kaldığı yerden devam etmek üzere :) Bu kadar olmasın tamam ama biraz da olmalı. İçindeki Kadriye’yi dışarı çıkar azıcık da olsa. Kurcaladıkça neler çıkar neler. Duşa girmeden önceki ön-hazırlık suyunun boşa akıtılmayarak çiçek sulamada kullanılması bunlardan sadece biri. Eğer evde sulayacak çiçek yoksa, bu durum babmbaşka bir yazının hatta ciltler dolusu kitabın konusu : ) Yıllar önce bekâr evimdeki ruhsuzluğun kaynağınu bulduğum gün geldi hatırıma. Yazının sonu, sevginin göstergesi koparılmış çiçekler değil ekilmiş olsun yazısıyla bağlandı birden. Kader :)

Kurantum Kafa Feneri…
Kafaya takılan ve insanı bir madenci gibi gösteren fenerlerin, kitap okurken ışık tutmak için harika bir yol olduğunu keşfettim. Görüntü olarak da çok yakışıyor anlam olarak da. ‘Hadi ben şu madenci takımlarımı takayım da biraz daha Levh-i Mahfuz kazıp geleyim.’ diyorsun :) Bi de kitap okurken alnından ışık çıkıyor ki o da ayrı bir hoşluk.
İlk tedarik ettiklerimiz biraz büyük çıktı. Kamyon farı gibiyd resmen. Yani gece yatakta kitap okuyorsun. Eşin yanında uyanmış, mırın kırın bişeyler söylüyor. Ne var hayatım diye o ışıkla kendisine doğru döndüğünde adamcağız ya da kadıncağız rüyasında bir kamyonun kendisine doğru hızla gelmekte olduğunu görebilirdi, sorun başlamadan giderildi :)
Bu cihazlar LED’le çalıştığı için fazla bir pil sarfiyatı da olmuyor. Şarjlı pil kullanımı tavsiye edilir. Sağda solda bir yerde görürseniz kitap okuma ışığı olarak alın derim. Tasarımı yenilenen Doğumgünü Kitapçısı’nda kitap sipariş verilirken bu sistemlerden isteyip istemediğiniz soruluyor. Hatırladığım kadarıyla 9 liralık bir farkla alınabiliyor. Kocaa evi aydınlatacağına sadece kendi baktığın yeri aydınlat. Çevreye de daha duyarlı bir bakış açısı.
Şu soruyu da yanıtlayalım ki gizem olmasın. DGK bu cihazları tek başına satmıyor. Doğumgünü Kitapçısı’nın varoluş ilkesi olan, sadece kendi kitaplarımızı insanlara ulaştırmanın dışına çıkıp elektronik cihaz ticareti yapmış olacağı için bunlar ancak kitaplarımızı okuma deneyimine renk katacak aksesuarlar olarak kitaplarımıza eşlik etmekteler.
Bir diğer not da şu. Şu sıralarda kitapçılarda Levh-i Mahfuz, Kişisel Devrim Kartları ve Tanrı’nın doğum günü bulmak pek mümkün değil. Doğumgünü Kitapçısı’nın KDK ve TDG’leri bir süre daha sağlayabileceği stokları mevcut. Levh-i Mahfuz’ları ise hafiften hasarlı kitapları indirimle satarak bu kitapları yeniden kazanmak yoluyla sağlıyor. Elhamdülillah Hayvanım, Yıl 2102 ve TDDO da halen stoklarda bir sorun yok. Kurantum Kur’an-ı Devrim de gene Doğumgünü Kitapçısı’na özel bir stok ayrılarak satışta. O konuda da bir stok sınırı yaşanabilir yakında.
Yakında güzel haberlerde buluşmak üzere, bize ayrılan sürenin sonuna geldik :)
:sevgiyle
Levh-i Mahfuz ‘Sessiz’ İlahi…
Okuyucularımız İlahiyatçı amcaların Levh-i Mahfuz için ne diyeceklerini oldum olası merak ederler. Benim pek öyle bir merakım yoktur. Arslandan ürkmüş yaban eşekleri Güzel Kuran’ın en sevdiğim ayetlerindendir. Okuyucularımız merak eder de, bu amcalar mırın kırın ederler bir türlü birşey demezler. Bu bir fitneyse konuş ve gereğini yap. Eğer bu bir gerçekse o zaman git ve Rabbine secde et.
Ne gık ederler ne de secde. İmza dağıtırlar. Boy gösterirler. Özgüvensiz insanların gördükleri yerde kendilerine ‘Allah razı olsun hocam. Ne de güzel aydınlattınız bizleri.’ demelerine aldanmışlardır besbelli. Sen değil miydin az önce içeride ‘Allah katında şefaat işlemez’leri anlatan. Sen stüdyodayken insan insana şefaat edemiyor da, sen kanaldan dışarı çıktığında vatandaş, prof.’a nasıl şefaat edebiliyor? Değil 7 milyon, 77 milyon anlattığın dinden razı olsa ne yazar? DİNİN YARATANI ANLATTIKLARINDAN VE DOLAYISIYLA SENDEN RAZI OLMADIKÇA, kıyamete yürüyen akibetinden seni kim koruyabilir?
Araf’ta geçen bir yaşamdır onlarınkisi. Yüce Allah hiç kimseye Levh-i Mahfuz’un ortaya çıktığı bir yüzyılda, Levh-i Mahfuz’un ortaya çıktığı bir Türkiye’de İLAHİYATÇI olmayı nasip etmesin (emir değil rica kipinde bir dilektir). Zor iştir İlahiyatçılık. Mesleğinde İlah kelimesini kullananlardan biri olarak Tanrı’nın huzuruna çıkmak… Yüzleşmenin böylesi, dost-düşman, iyi-kötü uzak olsun herkese. Ve bu sözde dilek, geçersiz bir duadan ibaret. Birilerinin ilahi-yatçı sıfatlarla Rablerinin huzuruna çıkacağı bir gerçektir. Bizim ahiret modellememiz değil de onların inanageldikleri doğruysa: Eğer, cehennem anlattıkları kadar işkenceli bir yerse, İlahiyatçıların hücrelerinden çıkacak sesler buraya kadar gelecek şiddette seslerdir. Bundan emin olunuz. Adolf Hitler’lerin bulunduğu hücreden bu kadar çok çığlık gelmeyecektir. Bundan da emin olunuz.
‘Hitlerler’ adı altında özetlediğimiz kötü insanlar, onlar kötü insanlardır. Tek tek veya arkadaşlarıyla ortaklaşa kötülükler işlemişlerdir. Kadına atılan hiçbir tokadın günahı, kadına atılan tokadın hadisler üzerinden meşrulaştırıldığı bir dinin uygulamacılığını yapmaktan daha büyük değildir. Kadınoğlunun tarihten yediği en büyük tokat budur… Hiçbir cinayet, Hitlerler’in işledikleri toplu cinayetler de dahil olmak üzere, sevgisizliğin ekildiği bir din toprağı üzerinde, din hanesinde İslam yazan katillerin hasatlandığı bir dine aracılık etmek kadar büyük bir cinayet değildir. Papa, en büyük Hıristiyan katildir. 1 değil 7 kat beyazlar giyinse, Papa’nın gerçek ten rengi değişmez. Kan Kırmızı… Müslüman din uleması İslam coğrafyasının eli kanlı seri-katilleridir. Bu grubun binyıl boyunca, canına da değil, ruhuna kıydıklarını sayıyla saymanın imkânı yoktur.
Hiçbir kötü, insan yetiştiren kutsal kalıplarla oynabilecek kadar kötü değildir. Dini yaşatmak adına, insanı ve insanlığı vareden kutsal din kalıplarını, geleneksel bir akış içinde kişisel inisiyatiflerle sabote edebilmeyi, tarihin tüm kötüleri biraraya gelseler, kişisel acılarla dolu o küçük ve zavallı dünyalarında hayal dahi edemezler.
Peygamber yetkisi kullanılarak icra edilen, Kabalistlerden günümüze uzanan Müslüman dincilik mesleğinin, insanlık ve nesiller üzerinden işledikleri günahın büyüklüğünü ölçmeye dünyanın tüm cetvelleri ve kantarları biraraya gelseler gene de yetmezler. Hangi din dekoru önünde gerçekleşirse gerçekleşsin, İlahiyatçılık tek bir meslektir. Bizim coğrafyamızdaki İlahiyatçılık, İslam’a çalışıyor gibi görünürken gerçekte dinin de tanrı’nın da var olmadığı bir ülkünün ardına düşmüş bir varoluş ekolüdür. Gelgelelim Tanrı’nın değil Tanrı’ya vekalet edenlerin olduğu, dinin değil dinadamlarının yaşatıldığı bu kavanoz artık çoktan çatlamıştır.
Dinadamlarının nasıl olup da bu kadar büyük bir günah işlemiş olabileceğini bir türlü kavrayamayan zihninin biraz destek ve yardıma ihtiyacı var.
Üzerimize hiç vazife olmadığı, yegane yetkili mercii bize ‘nükleer fizikçi’ akreditasyonu vermediği halde oturduğumuz yerde ATOMU PARÇALAMIŞ OLSAYDIK İNSANLIĞA NELER OLURDU? Semtlere, illere, ülkelere yayılmış bir insan gürühu düşün. Kendinin ve mensubu bulunduğu geleneğin, maddenin yapıtaşını parçalamaya hakkının olduğunu düşünen, İNSANLIĞA ELEKTRİK SAĞLADIĞINI İDDİA EDERKEN YERYÜZÜNE RADYASYON YAYMAKTA OLAN BİR İNSAN GÜRUHU DÜŞÜN. İşte, insan ruhunun çekirdeğini, elindeki din çekirdeğiyle parçalayan İlahiyatçılar, yeryüzüne radyasyondan çok daha zararlı bir ışın yaydılar tarih boyunca:
KORKU.
Radyasyon öldürücüdür. İnsan ölebilir. İnsan, radyasyondan öldüğünde radyasyondan ölmüş bir insandır. Ancak. İnsan din ışığıyla KORKUTULDUĞUNDA, o ölü ya da diri, artık var olmayan bir insandır. İnsanı katletmenin en vahşetle dolu yolu, onu din ışığıyla korkutmaktır. Onu korku dolu bir dine mensup kılmaktır. Allah tarafından varedilmiş insan işte o zaman vardan yok olur.
8 milyar insanı yanyana diz. Bu sekiz milyar insanı geriye doğru hareket ettirmenin mümkün olan tek yolu, içlerinden bir kısmını bir adım öne hareket ettirmektir. İlahiyatçılığın bir adım öne çıktığı bir meydanda geri plana düşürülen, tüm bir Müslümanlıktan başkası değildir.
İnsanlar birbirine iyiliği ve güzelliği tavsiye edebilir. Etmelidir de. Etik ya da Ahlâk, insanların eşit ve karşılıklı olarak kardeş olarak adlandığı bir düzlemde, dinden ilham alarak ayakta tutulabilir. Tutulmalıdır da. Bunun için kabalistik ilahiyatçılara ihtiyaç yoktur. Bir güruhun bir adım öne geçerek Ahlâk’ı Allah adına dayattığı bir din düzeni, din-dışı dine karşıt bir düzendir. Bu dünya bir sınav yeriyse, herkes evrensel ahlâk ilkeleri ışığında yaşamakla sorumlu olduğu bu dünyayı yaşar ve sonrasında da ölerek onu terkeder. Bu dünya bir sınav yeriyse, bu sınav sessizliğini bozarak sıraların arasında dolaşan ‘Sana sınav sorularının cevap kağıdından haber vereyim mi?’ diye dolaşan kişiler de neyin nesidir? Cevap kağıdı senin hangi haddine dayanarak eline geçmiştir? Ve sen hangi namus-suz kalıbın içinden bana seslenerek ‘ahlâk sırları’ satarsın? Cevapları senin eline geçmiş olan şeyin adı sınav değil ticarettir.
Evrensel bir ahlâkın tariflendiğinden başka sen ne görmüşsündür Kur’an’da? İnsan öldürmemek ahlâktır. İnsanı öldürmemenin Allah adına olanı olur mu? Katilsindir ya da değilsindir. Ahlâklılığın dini, kitabı, Allahı olur mu? Yalan söylemeyen Müslümanları yalan söylemeyen Hıristiyanlardan üstün kılacak olan nedir? DOĞRULUK MEZHEPSİZDİR. Allah senin doğrulardan olmanı ister. Allah’ın ilk indirdiği din değildir Müslümanlık. Vakt-i zamanında Hıristiyanlığı da indiren o değil midir? Bu dünya, Müslümanlıkla yoğrulagelmiş bir dünya değildir. Aynı Yüce Allah’tır, bir zamanlar vaftizin önünü açan. Allah şimdi fikir mi değiştirmiştir? Hıristiyanlıktan Müslümanlığa mı dönmüştür? Ezeli ve Ebedi olan Allah’ın bir zamanlar Hıristiyanlığı hak din kılmışken sonrasında Müslümanlığın İslam’ını hak kılması tek bir şeyle açıklanabilir. Sonsuz olanın fikirlerinde herhangi bir değişiklik yoktur. Onun kitabında doğruluk evrenseldir. Doğruluk onun tek ve en değişmez değeridir. O senden doğru olmanı ister. Bunu hangi format altında gerçekleştirdiğin değildir ilgi alanında olan. Doğruluk evrenseldir ve muhtelif dinlerin ilahiyatçıları, evrensel ve çıplak bir ahlaksal düzlemin savunucusu olmak yerine, bağlı oldukları geleneğin doğrularını insanlara dayatarak, tek ve bir olan doğruluğu parçalara bölmüşlerdir. Ruh maddesinin yapıtaşı olan sevgi atomu parçalara ayrılmıştır.
Yalan, tarihin hiçbir döneminde, en ilkel olanları da dahil olmak üzere hiçbir din nezdinde yüceltilmemiş, serbest bırakılmamıştır. Yalan kötüdür ve onu ‘Yüce dinimizin’ yasaklamış olması gerekmez. Kuran’ın varlığının anlamı da buradadır. İnsanları yalandan en iyi menedebilen kişiler, gerçek Kuran özünden içmiş kişilerdir. Onlar doğru bir ışık yayar olmuşlardır ve onlar dillerine din, allah, peygamber, kutsal değerleri almadıkları halde, onların yanında artık yalan konuşamaz olduğunu farkedersin. O yeşillerin hiçbir tonundan değildir. GERÇEK İSLAM SU GİBİ ŞEFFAFDIR. GERÇEK İSLAM BERRAKLIK RENGİNDEDİR.
Din propagandacılığı, evrensel ilahi ahlâkın çizdiği çemberin dışında kaldığının uyarı tabelasıdır. Doğruluğun, ırkı, cinsi, cinsiyeti yoktur. Doğru, saf olduğu müddetçe doğrudur. Doğruluğun Müslümanlık kültürüne ‘bizim dinimiz’ dayatmalarına indirgendiği kültür, ‘Bizler Allah’ın oğullarıyız’ diyen Yahudilikten çıkagelmiş bir kültürdür. Oysa herkes Adem’in oğludur. ‘Biz’ takdimi, doğruluğun mezhepleştirildiği bir gidiş yoludur ve bugün Müslümanları avuçlarına almış olan bu yol hiç hayırlı bir yol değildir.
Yeryüzünde Cennet’e gidecek tek 1 İlahiyatçı yoktur. Bunun nedeni onların doğruluğu lokalleştirmeleridir. Kurantum Kur’anı Devrim’de cümlelendirildiği gibi gerçeğin kendisine değil kendi gerçeklerine iman etmelerinde ve ettirmelerindedir. ‘Biz Müslümanların doğruları’ diye birşey yoktur. Yüce Allah’ın doğruları Alaska’da da Haiti’de de Kahire’de de 1′dir. (Birilerine) Özgü-leştirilmiş doğru, yanlışın ta kendisidir. İnsanlığı ortak bir doğrunun ışığında birleştirmeye hizmet etmeyenler, sevginin bölücüleridir. Din, yaşanageldiği haliyle insanlığı birleştiren değil bölen bir konsept olmuştur. 1 milyar Müslüman kendi içlerinde birleştirilmiş gibi görünseler de dünyanın yedi milyarından koparılmışlardır. Kayıp 1′e 7′dir. Levh-i Mahfuz’da ‘Din, Allah katında İslamdır’la ifadelenen İslam evrensel bir doğrudur. Doğruluğun Müslümanlaştırılması, kazanç gibi görünen bir kayıp projesidir. Kaybedilmiş 1 BİNYILdır.
Doğruluğun içeriğini bölerek parçalayan İlahiyatçılık mesleğinin bir diğer günahkâr yolu da, yalan yanlış bir forma soktukları doğruluğu gene yanlış bir akışla insanlara sunmalıdır. Müslümanlık, İslam’a göre doğruluk anlamında türetilmiş bir kelimedir. Müslüman olmanın teolojisi olmaz. Doğruluğun kuramlaştırılarak teorileştirilmesi, doğruluğu hiç de pratik olmayan bir değer haline getirmiştir. Doğruluğun üniversite kürsüsü olmaz. Doğruluk dünyanın en pratik davranış bilimidir. Doğruluk teorisizliktir. SADECE YALANIN TEORİSİ OLABİLİR. SADECE YALAN, KURAMLAŞTIRILABİLİR. Doğruluk içten ve spontan bir süreç olmasına karşın yalan kurularak gerçekleşebilen bir düzenektir. İlahiyatçılık, doğruluğu olmasa da yalanı kürsüleştirebilir ve mükemmel yalancılar yetiştirebilir. Buna karşın o ‘teolojik’ fakültelerinden tek bir doğruyu mezun edemeyeceklerdir.
23 kişinin tecavüzüne uğrayan 15 yaşındaki o kızın bedenine nefretini boşaltanların her biri, nüfus cüzdanında din hanesinde İSLAM yazılı olan ve bilinçarkasına bu günahın tövbe edilebilir bir günah olduğu zannının zerkedildiği kişilerdir. 23 Müslüman, 1 Müslüman genç kızla kendisinin rızası dışında ilişki kurmakla imtihan edildiğinde, bu sınavdan İlahiyat Kürsülerinin kalıplarıyla üretilmiş Müslümanların mezun olabilmelerinin oranı 23′te SIFIRDIR. Arada bu 23′ün dışında, böyle bir ‘seçenek’ önüne gelmesine karşın bu sınavdan geçebildiğini zannedenler de muhakkak olmuştur. Onlar da bu zulme isyan etmeyerek başkaldırmayarak sınavdan çakmışlardır. Müslümanın sessiz kalabilen kişi olduğuna inandırıldıkları için. Bu 23 Müslümanın zulmüne karşı duran yegane Müslüman, 24. ‘dindar’ ilahiyat teoremlerinde ikinci sınıf vatandaşlığa layık görülen, polise sığınan o genç kızın kendisinden başkası değildir.
Bu tecavüz 23 kişi tarafından pratiğe dökülmüş olsa da, bu suçun gerçek tasarımcıları 1500 kişiye göre inşa ettikleri camilerinde, ancak 12 kişileri namaz kıldırabilen teorisyenlerden başkası değildir. Yaşattıkları din, insanları bir geleneğe yöneltmekten başka hiçbir işlev görmez. Doğru olanlar, zaten kendinden doğru olanlardır. Yanlış olanlar da yanlışlanmışlardır. Dinlerinin teorileri, yanlış olanların içinden doğru olan bir fert doğurmaktan çok uzaktır. ‘Tembel’ öğrencileri dışarıda bıraktıkları, sadece lise ve sınıf birincilerini içeri aldıkları kurslarının içinde yarattıkları sahici olmayan bir dünyadan ibarettir onlarınkisi. Mevcut din konseptleri, doğruluğa zaten yakın duran insanlara kapı açan ve halihazırda zaten doğru olanları içine alan, hastaları içeri sokmayan bir hastane düzenidir. Ve bu düzen, iflas etmiş bir düzendir. Hiçbir halkla ilişkiler faaliyeti, yitirilmiş bir dinin diyanetini yaşatmaya yetmez. Süleyman tahtındadır ancak artık sadece bir ölüdür. Bir küçük kurtçuk darbesiyle yere yıkılmaya hazırlandığı sayılı günlerinden birini idrak etmektedir.
İlahiyatçılar Levh-i Mahfuz’u konuşmazlar. Levh-i Mahfuz, iyiliği Çinceleştirmiştir bu nesle Japonca kadar uzaktır. Sana ‘Bu sabah erken uyandım, pencereyi açtığımda Eylül’ün hüzün dolu soğuğunu ensemde hissettim’ cümlesini Japonca kurar mısın? dediğimde bana ne cevap verebileceksen, onlar da Yeni Binyılın Kuran tefsiri için onu söyleyebiliyorlardır işte. Ülkenin en konuşkan İlahiyatçı insanları için Levh-i Mahfuz, sessizzz bir ilahidir… Kendi kulaklarını sağır eden bir sessizlik onlarınkisi.
Anlatımlarının arasındaki Levh-i Mahfuz imzalı korsan yayınlarını, bu sessizliklerinden ayırmak gerekir haliyle. Camiye hangi ayakla girildiğinin bile kurallara bağlı olduğu bir dinin kaidelerini anlatırken bir anda, İslam’ın bir Özgürlük dini olduğundan dem vurmaya başlaması… İnsanlara itaatin meziyetlerini kustuğu bir konuşmanın ortasında, bir anda İslamiyetteki özgürlüğün erdemlerini şakıyan bir bülbüle dönmesi. Çalıntılayabilecek kadar zekâsı varsa, hakikatin nerede olduğunu sezinleyecek kadar idrakı var demektir.
Levh-i Mahfuz’u hiç konuşmayan ilahiyatçıların ya da Levh-i Mahfuz’u çalıntılayarak konuşan ilahiyatçıalrın yanında bu mesleğin bir başka sıkıntılı türü daha var. Gerçek anlamda Araf’ta kalanları… Bir okuyucumuz onlardan birini yakalamış bir yerde geçtiğimiz günlerde. ‘Hocam demiş, ben bu Levh-i Mahfuz’un içine düştüm… Sizin bu kitap için yorumunuz nedir?’ dediğinde, kısa 1 girizgâh yapmış karşısındaki. Cevabını bildiği bir soru sorarak.
’3 yıl oldu o kitap çıkalı değil mi?’
Beklediği onayı aldıktan sonra, kerpetenle sökülen bir Levh-i Mahfuz yorumu dökülmüş ilahiyatçının dudaklarından:
FENA DEĞİL!
NBA… Binyılın En Büyük İslam Devrimi için söyleyeceklerin bu kadar mı N.uri B.ey A.mca?
Levh-i Mahfuz’un yokluğunda bu topluma kattıkların bence asla inkâr edilmemeli. Bu mücadelende ne kadar başarılı oldun, ne kadar olabilirdin ya da o olabilecek olanı olmalı mıydın bunları biz bilemeyiz. Allah’la arandadır. Tek tek kişilerin hayatlarını değerlendirmek de ayrıca üstümüze vazife değildir. Vazifelerimizin arasında böyle bir vazife görmeyi biz zaten kendimiz de istemeyiz. Kişilerin dünyası bizim için Levh-i Mahfuz’dan önce Levh-i Mahfuz’dan sonradır. İçerik olarak bambaşka şeyler içersek de, Levh-i Mahfuz’la aynı evrensel değerlere hizmet etmiş olduğun aşikârdır. Levh-i Mahfuz sonrası din performansına gelince söylemek zorundayız. Levh-i Mahfuz senin de kıyametindir Nuri Bey Amca. Hizmet ettiğin değerlere hizmet etmenin en değerli yolunu bulmak çok çetin bir sınavdır. Ve sen de farkındasındır, bu sınav ’Fena Değil’ gibi yuvarlak sözcüklerle üstesinden gelebileceğin bir duruma hiç benzemez. Din aritmetiğinde ‘fena değil’ isminde bir rakam var mıdır?
- Merhumu nasıl bilirdiniiiz?
- Fena değiiiil!
Hani senin iddialılığın nerededir? Bu bir fitneyse çekersin kılıcını, her zamanki yüksek sesinle konuşur, itirazını eder, cevabını alırsın. Eğer bu gerçeğin kendisiyse o zaman da gereğini yaparsın. Dinde Teravih namazı yok muydu var mıydı’dan daha ölümcül konular vardır senin önünde. O günler geçmiştir artık. Onlar 90′lardadır. Neyin yanlış olduğunu anlatmanın devri sona ermiştir. ARTIK ÖNÜMÜZDE KÖKÜNE KADAR GERÇEK BİR DOSDOĞRU VAR.
Bırak insanların neyi yanlış yaptıklarını. Sen doğrunun kendisinden konuş. Yuvarlak geçiştirmelerle değil başı dik köşelilerle. Arzu ettiğin devrim miydi değil miydi? Sen bunun cevabını ver Rabbine. Hizmet ettiğin devrimse, işte bak onu karşında buldun. Varsın altında senin imzan olmasın, bu problem midir bir Allah askeri için?
Konu, bu kitabı senin yazmamış olman noktasında kilitlendiğinde kendini asla suçlamamalısın. Ne sen ne de bir başka düşünür, hep biraraya gelseniz de böyle bir kitabı yazacak zihinsel alet edevatlara sahip değildiniz ve bir Levh-i Mahfuz yazmaya bir imkânınız yoktu. Benim de yoktu. Allah kısmet etti. Benim dışımda sebeplerle. Böyle bir kitap yazabilmiş olmakla ilgili şunu söyledim hep. Allah dilerse bir ağaç kütüğünü bile dile getirebilir. Bana da bu kitabı yazdırdı, durum bundan ibarettir. Ben şerefli bir ağaç kütüğüyüm sadece. Ve tekâmül öğretmeni olan Rabbinin sana ikrar ettirmeye çalıştıklarına asla direnme demekten başkası gelmez elimden. Bu bahçedeki herkese…
:sevgiyle

‘Bülbül’ yazısı biraz sonra…
Uzun sürdü. Beklettiğim tüm dostlarımdan özür. Fakat şu keyfi bölemeyeceğim. Bu yazıyı yazmakla parti düzenine geçtim. Aman dokunmayın bana :) Partiye devam. Rock’N Roll sen çok yaşa.
- son okuma
ÖrümJack…
Balkonda bir örümcek ağı gördük. Sanat eseriydi. Temizlik yapılırken dikkat edelim de bu ağa zarar gelmesin demiştim. Balkonun ortayerinde kocaa bir ağ… Ama bildiğin, böyle 6gen gibi olanından. Neyse. Ağa dokunmadık. Fakat, lakin, sonra, ancak. AĞIN SAHİBİ GELDİ :) Oldukça cüsseli biriymiş meğer.
ÖrümJack koydum adını. Müsaadesiyle başka bi yere taşımak zorunda kaldık kendisini :)
Levh-i Mahfuz’un Önerdiği Reiki Merkezi…
Kurantum’da olsun Levh-i Mahfuz’da olsun Reiki’den vurguyla bahsediliyor. Ve bu da beraberinde okuyucu ailemizdeki kimi dostlarımızın bana ‘Bir Reiki merkezi önerebilir misiniz?’ sorusunu yöneltmesine sebep oluyor.
Sanıyorum bu konuda bir tavsiyem olabilir. Bir beyin kurmuş olduğu bir Reiki merkezi hakkında harikulade şeyler duyuyorum. Adresine linkten ulaşabilirsiniz. Kendisine selamımı iletin lütfen. Yanınızda Levh-i Mahfuz’la giderseniz size indirim bile yaparlar. Çok enteresan bir yerdir. Herkese hayırlı ‘Reiki’ler…
http://www.tanrinindogumgunu.com/levh-i-mahfuzun-onerdigi-reiki-merkezinin-adresi/
Dert gibi görünenler ile Dertsiz görünenler…
Kitabını elime almamın ve okumaya başlamamın tek nedeni içinde geçen ”küçüğüm”hitabıydı!!içim sıcacık oldu bizi bu kadar seviyormuydu dedim!! benim ailemle aram pek iyi olmadı babam benimle hiç konuşmaz,nedenini çok sordular ama cevap bile vermedi,kapıların arkasında benim yüzümden kavga edilirdi hep,yorganın altına bile saklansam o sesleri duymak zorunda kaldım annem ”neden böyle davranıyorsun neden sevmiyorsun” dedi. Babam ”hesapmı vericem” dedi ! Ben hiç sormadım neden sevmiyorsun diye, nasıl sormam gerektiğinide bilmiyordum yabancı bir kelimeye alışmak ve sonra bunun yokluğuyla ilgili hesap sormak,şiddet görürken bile sadece dayağın bitmesini bekledim,neden dövüyorsunuz diyemedim…Çünkü ben öyle olacağını sandım !! Beni ilkokuldan sonra Kur-an kursuna gönderdiler,Kuranıın içinde Allahın beni seviğine dair kelimeler aradım bulduklarımın altını kalemle çizdim ..hayatımın en büyük hatasını yaptığımı nerden bilebilirdimki ..!kadın tokat attı yüzüme beni oradan kovdu ”ahlaksızmışım”ailemide arayıp hiçmi terbiye öğretmediniz hiçmi islam ahlakı ögretmediniz demiş!!!Tabi babamın beni sevmemesi için yeni ve çok sağlam bir bahanesi daha vardı, ”bunun Allaha kitaba bile saygısı yok” …! Beni doğru yola sokmalıydılar, ortaokul içinde imamhatibe gönderdiler !!ben neden kimse tarafında sevilemiyorum sevgi ne demek bunu bulmaya çalışırken,bir sürü ayetle hocalar her ders karşımızdaydı ”cehennemde yanacakmışız” Allah cehennemi insanlarla ve cinlerle doldurmak için yemin etmiş..! Ben daha aileme ne yaptımda bana tüm bunları yaşatıyolar diye düşünürken,işin içinden çıkamadım ben, Allaha ne yapmış olabilirdimki bu kadar kızmış.. Bana bu kadar kızgın olan beni neden korusunki,anlamıştım artık dualarımın neden kabul olmadığını ”lütfen beni sevsinler,beni dövmesinler,madem dövücekler nolur annemin oklavasını kaybet canım çok yanıyo”deyip geceleri ağladığımda bu yüzden bana hiç yardım etmedi ..çünkü oda sevmiyordu insan sevdiğini yakarmı,yakmak için yemin edermi?anlamıştım oda babamın aynısıydı…! Liseyi başka okulda bitirdim,yaşanılanlar dozunu artırmaya başlamıştı..!Okuldan sonra o şehri terkettim,başka memlekete yerleştim,kendi hayatımı kurmalıydım,kurdumda, hiç yardım etmediler…”Kuran kursundan kovulmuşum çünkü,imamhatibe devam etmemişim çünkü,başımı açmışım örtümü atmışım çünkü..! Soranlara bunları söylediler bi insanın çocuğunu sevmemesi için ne kadar kuvvetli sebepler dimi !! ”bi insan çocuğunu neden sevmez,neden ilgilenmiyorsunuz tek başına bıraktınız” soruları ağır sorulardı,ikna edici cevap veremezsen toplum tarafından linç kampanyalarına hedef olursun,onlara öyle sebepler sunmalısınki seni haklı görmeliler..”islami değerler”bunun için biçilmiş kaftandı! Artık herkes beni suçluyordu yaşadığım herşeyi hak ediyordum..! Küçük bi kız çocuğuydum başka memlekete geldiğimde,hayatımı kurmak hiçte kolay olmadı senetler,borçlar,ödenemeyen kiralar yüzünden hacizler,avukatlar,açlık,yalnızlık,sevgisizlik,arayış…!Tüm bunlarla uğraşsamda yaptığım işte çok başarılıydım,sahip olduğum en değerli şeydi zaten! Sonra bi arkadaşın masasında duran bir kitap Tanrının Doğum Günü içinde bi kelime ”küçüğüm” Allah küçüğüm demiş,sevgiye dair bi kelime …o gün bağıra bağıra ağlamıştım … Son 4 senedir hayatımdaki bütün taşlar oynadı,kitabını hiç bırakmadım sanki denizin ortasında bi sandal bulmuştum herkezi çağırıyordum,sizde gelin diye!!başka kitaplar okudum,seminerlere gittim,başkalarıyla konuştum,bazen anlayamadım,canım yandı,kalbim sıkıştı,inkar ettim,inandım…! Son 1 yıldır …şimdi kendi işimi kurdum,hayallerim kocaman,nar gibiyim içimi açsan dağılır çok olurum,tüm insanlığa hizmet edicek bi sektördeyim,eğitim merkezi açtım neler neler yapıcam!! Alıp başımı başka memlekete geldiğim günden beridir tek hayalim buydu birgün kendi işimi yapmak,yaptımda projeler çok güzel içim kıpır kıpır (dı)..!Ama imkansızlıklar ve sonrunlar hala peşimi bırakmadı ve ben çok yoruldum!! Geçen arkadaşlarımla konuşuyorduk arkadaşlarım evlendi,hepsinin düzenli bir hayatı var,maddi yönden hep çok iyiler,tek düşündükleri pazar kahvaltıyı nerde yapalım,akşam nerde gezelim zihinleri tertemiz ve mutlular..! artık sende hayatını düzene koysan iyi olucak, yıllardır basına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi biz bile izlerken yorulduk seni,artık kendi hayatın için bişeyler yap,elinde bi kitap sağa sola seminerlere koşuyosun,farklı insanlar buldum bugün onlarla konuşurken çok şey öğrendim deyip gezdin ortalarda öğrendiklerin bi işe yarasaydı şimdi bu durumda olmazdın dediler…bak biz bişeyi aramıyoruz,neden diye sormuyoruz,araştırmıyoruz kafanı bunlarla meşgul edersen işin içinden çıkamzsın, bak sende cıkamadın şimdi geldiğin duruma bak,bize hep kızdın ama sonuca bak mutsuz olan iş kurmak için çabalayan sensin,ama hala parasız gezen sıkıntıda olan yine sensin…demekki o okudukların,ögrendiklerin bi işe yaramıyomuş,lütfen artık kendine gel….! Haklıydılar, şimdi kitapları saklı okuyorum,masanın üzerine bırakamıyorum,öğrendiklerimi konuşamıyorum hani ne işe yaradı diyecekler diye! kimseye vebal olmayayım bana bakıp bu konulardan uzaklaşmasınlar diye…! Şimdi karanlık kuyulara yine düştüm sormayan,neden demeyen mutlu ve farah ama arayan onu bulmaya çalışan bitmeyen bi çilenin içinde…onu tekrar babama benzetmeye başladım,buna tekrar inanırsam bu defa toparlanamam.. Son günlerde rüyalarda ve gerçekte kulağıma fısıldanan duymayınca beni zorlayan o ses ”ANKEBUT ” suresini oku… Gece gözümü açınca duvarda örümcek ağı ve üzerinde yürüyen örümcek…Tam da arkadaşlarıma inanmaya başlamışken!!!
*****
Dostumun kederlere boğulmuş bu samimi yazısı üzerine şunu söylemek isterim. İçine doluşan hüzne bakarak söylüyorum: Yürüdüğün yol güzel bir yol. Yürüdüğün yol doğru bir yol. Devrimler, değişimler başlamış. Ve tüm bunlar, içinden çıkacak yeni ‘sen’in doğum sancılarıdır. İçinden insan çıkartan sancının nasıl bir sancı olduğunu değerli annene sorarsan sana anlatacaktır. Kolay olmuyor haliyle. BİR İNSAN DOĞUYOR.
‘Arkadaşlar’ konusuna gelince. Şahsen bu konuyu pek severim. Derinliklere hiç indirmediği hayatı yüzeylerde harika görünen, sonn derece steril, sonn derece düzenli, kafa ütülemesiz, beyin bulandırmasız, gidiş-geliş tek şeritli dolambaçsız hayatlarla, şu andan sonra yaşamaya başlayacağın kendi hayatını asla kıyaslama. İki nedenden. Bir: Onlar göründükleri gibi değiller. İki: Sen sandığın gibi değilsin.
Güzel şekillerin içeriğinde nelerin yaşandığını görmeye çalış hep. Güzel şekiller örtücüdürler. Şeklen güzel olan, birşeyi örtmek için oradadır. İşte ben o örtünün altında neyin olduğuna kafasını takmış biri olarak, o örtünün altından güzel bir güzelliğin çıktığına hiç tanık olmadım. Yaklaşık binyıl süren şu yaşamımda. Gerçekten güzel olan hem biçim olarak hem içerik olarak güzel olandır. Hayatını ve kabuk değişimlerini şeffaf, herkesin gözü önünde yaşayan biri olarak sen, onların hayat çekirdeklerinin içeriğinde nelerin olduğunu asla göremezsin. Sana göstermezler.
Ortamlara bir süre meze olduğun ve olacağın doğrudur. Nolacak bu kızın hali. Ne olacak bu çocuğun hali konuşmalarını çok duyacaksın. Bir süre… Ve gün gelip de müddet dolduğunda aynı hayatlar ve aynı çeneler tarafından gıpta edilen de sen olacaksın. Yolunda yürümeye devam eder isen. Yolunun üç adım mı üçbin adım mı olacağını sana söyleyemem. Kimse söyleyemez. Ama bu yolun, Levh-i Mahfuz Kurantum devrim ve değişim yolunun muhteşem bir yere vardığının müjdesini şimdi söyleyebilirim. Aynı çetrefilli yollardan geçmiş biri olarak… Bol sabırlar ve şimdiden tebrikler.
:sevgiyle
